Okunabilirlik, Anlaşılırlık ve Kavrama: Üçünü Ayrı Ölçmek
Bir metnin "zor" olması tek bir şey değil. Gözün harfleri ayırt edememesi ayrı bir sorun, cümlenin ağır kurulması ayrı, okuyucunun metni anlayıp yanlış sonuca varması bambaşka. Üçü karıştırıldığında yanlış yerde iyileştirme yapılıyor: punto büyütülüyor ama insanlar hâlâ ne yapacağını bilmiyor.
Üç ayrı sorun
Okunabilirlik fiziksel bir mesele: kontrast, punto, satır aralığı, satır uzunluğu. Anlaşılırlık dilsel: cümle uzunluğu, kelime seçimi, edilgen yapıların sıklığı. Kavrama ise sonuç: okuyan kişi metinden çıkardığı bilgiyle doğru davranabiliyor mu.
Bu üçü birbirinin yerine geçmiyor. Kusursuz tipografiyle dizilmiş bir sözleşme metni okunabilir olur, anlaşılır olmaz. Tersi de mümkün: sade bir dille yazılmış metin, açık gri zemin üstünde açık gri yazıyla okunamaz hale gelebilir.
Okunabilirlik göz kararıyla ölçülmez
Bu kategorinin iyi tarafı, büyük kısmının sayıya dökülebilir olması. Metin ve zemin arasındaki kontrast oranı hesaplanabilir bir değer, WCAG'nin gövde metni için istediği eşik 4.5:1. Tasarımda "yeterince koyu görünüyor" demek yerine oranı hesaplatın, üstelik bunu tasarım dosyasında değil derleme adımında yapabilirsiniz: renk değişkenleri kodun içinde durduğu için eşiğin altına düşen bir kombinasyon testte yakalanır, canlıda değil.
Punto ve satır uzunluğu da aynı şekilde. Kullanıcıya yazı boyutunu değiştirme imkânı tanımak güzel, ama tarayıcının kendi yazı tipi ayarını ezen bir sabit piksel değeri kullanıyorsanız o imkânı zaten elinden almışsınız demektir.
Hazır formüller Türkçede nereye kadar
Anlaşılırlık için en sık önerilen araç okunabilirlik formülleri. Flesch-Kincaid gibi puanlar kelime başına hece ve cümle başına kelime sayısından türetiliyor ve İngilizce metinler üzerinde kalibre edilmiş. Türkçe eklemeli bir dil: İngilizcede üç kelimeyle kurulan yapı burada tek kelimede toplanıyor, hece sayısı büyüyor, formül metni olduğundan zor gösteriyor.
Yani ofis yazılımınızın verdiği İngilizce tabanlı skoru Türkçe metne uygulayıp "çok ağır" sonucuna varmak yanıltıcı. Türkçe için uyarlanmış formüller var, Ateşman'ın hece ve kelime sayılarını Türkçe ortalamalarına göre yeniden ağırlıklandıran formülü bunların bilineni. Bu skorları da bir gösterge olarak alın, hedef olarak değil (puanı yükseltmek için cümle bölmek çoğu zaman metni daha kötü yapıyor).
Peki ya formülsüz? Cümle uzunluklarının dağılımına bakmak çoğu durumda yeterli bilgi veriyor. Hepsi 8 kelimeyse metin çocuksu, hepsi 30 kelimeyse yorucu, ikisi karışıksa muhtemelen iyi.
Kavrama testi: soru sormak yetmez
Kavramayı ölçmenin yolu metne bakmak değil, insana görev vermek. Katılımcıya "bu sayfa anlaşılır mıydı" diye sormak nezaket cevabı üretir. Onun yerine metnin var oluş sebebini göreve çevirin: iade koşullarını anlatan bir sayfaysa, katılımcıya açtığı kutuyu 20 gün sonra geri gönderip gönderemeyeceğini sorun. Cevabı yanlışsa metin anlaşılmamıştır, ne kadar hoş göründüğünün önemi yok.
Cloze testi de burada işe yarıyor: metinden düzenli aralıklarla kelimeler çıkarılıp boşluklar katılımcıya doldurtuluyor. Doldurma oranı, okuyucunun metnin akışını gerçekten takip edip etmediğini gösteriyor. Kurulumu zahmetli ama tartışmalı bir metni iki sürüm halinde karşılaştırmak istediğinizde tarafsız bir sayı veriyor.
Okumadıkları gerçeğiyle yazmak
Nielsen Norman Group'un okuma davranışı ölçümlerinden bu yana bilinen bir şey var: ortalama bir ziyarette sayfadaki kelimelerin küçük bir kısmı okunuyor, geri kalanı taranıyor. Bu, metni kısaltmak için değil, sıralamayı değiştirmek için bir gerekçe.
Ters piramit tam olarak bunun için var. Sonucu başa alın, gerekçeyi altına koyun. Başlıkların ilk iki kelimesi konuyu söylesin, çünkü göz sayfayı tararken başlıkların sonuna kadar gitmiyor. Ve taranabilirlik adına her paragrafı maddeye çevirmeyin: madde listesi ilişkisi olmayan öğeler içindir, birbirine bağlanan fikirler listeye dönüştüğünde aradaki bağ kayboluyor.