UX Araştırmasının Yirmi Yılından Geriye Ne Kaldı?
Yirmi yıllık kullanılabilirlik literatürünün bir kısmı hâlâ ayakta, bir kısmı ise kendi sınırının dışına taşındığı için yanlış kullanılıyor. Beş kullanıcı kuralı, F deseni ve düz tasarımın getirdiği görünürlük sorunu bunun en görünür örnekleri. Hangi bulgunun nerede geçerli olduğunu ayırmak, yeni bir yöntem öğrenmekten daha çok iş görüyor.
Yaşlanmayan kısım
Nielsen’in on kullanılabilirlik sezgiseli hâlâ işliyor, çünkü hiçbiri arayüzün nasıl görüneceğini söylemiyor. “Sistemin durumu görünür olsun” ilkesi yükleme çubuğuna da uyar, terminal çıktısına da, sesli bildirime de. Görünüşü tarif eden kılavuzlar on yılda eskidi; davranışı tarif edenler eskimedi. Bir bulgunun ömrünü tahmin etmek isteyenler için fena bir turnusol değil.
Beş kullanıcı kuralı neyi söylüyor, neyi söylemiyor
Kural bir sezgi değil, basit bir olasılık hesabı. Tek bir kullanıcının belirli bir sorunla karşılaşma olasılığı 0,31 kabul edilir; beş kullanıcıda o sorunun en az bir kez görülme olasılığı 1-(1-0,31)^5, yani yaklaşık %84. Sayı buradan çıkıyor, kimsenin deneyiminden değil.
Peki ya kullanıcı kitlesi tek parça değilse? İlk kez giren biriyle günde yirmi kez giren operatör aynı arayüzde bambaşka yerlere çarpar. Böyle bir üründe beş kişilik tek grup, iki davranışın ortalamasını vermez; hangi segmentten kaç kişi denk geldiyse onun sorunlarını verir. Segment ayrıysa sayıyı da ayır.
Kuralın hiç konuşmadığı ikinci şey ciddiyet. %84, sorunu bulma olasılığıdır; bulunanlardan hangisinin önce düzeltileceğine dair tek kelime etmez.
F deseni bir yasa değil, bir belirti
Göz izleme çalışmalarında çıkan F biçimli tarama, kullanıcının okuma tercihini değil, metnin ona tutunacak yer bırakmadığını gösterir. Düz paragraf yığınında gözün yapabileceği tek şey sol kenarı taramaktır. Aynı içerik ara başlıkla, gerçekten liste olan bir listeyle ve ilk cümlesi dolu paragraflarla yapılandırıldığında desen değişir.
Buradan çıkan ders “önemli şeyi sola koy” değil. Sayfanda F deseni görüyorsan sorun kullanıcının gözünde değil, metnin yapısında; teşhis olarak okununca daha çok işe yarıyor.
Düz tasarımın bıraktığı boşluk
Gölge, çerçeve ve gradyan atıldığında arayüz temizlendi, ama tıklanabilir olanı tıklanamaz olandan ayıran işaretler de aynı torbaya girdi. Kullanıcı bir öğenin buton olduğunu ya imleci üstüne getirince öğreniyor ya da hiç öğrenemiyor. Dokunmatik ekranda imleç diye bir şey olmadığı için ikinci ihtimal daha sık.
Sadeliği bozmadan bu nasıl geri gelir? Tek bir ayırt edici sinyal genelde yetiyor: dolgu rengi, kenarlık ya da metnin ağırlığı. Üçünü birden kullanmak gerekmiyor, ama sıfır sinyalle bırakmak bir tasarım tercihi değil, bir ihmal.
Ölçmek pratikte ne kadar iş
Bu iddiaların hepsi ölçülebilir, ölçüm de çoğu ekipte kuruluma takılıyor. Tıklama yoğunluğu için üçüncü parti bir ısı haritası aracına gerek yok: belgeye tek bir olay dinleyici bağlarsın, tıklamanın koordinatını ve en yakın öğenin seçicisini tek uç noktaya yollarsın. Bir öğleden sonralık iş, karşılığında veri kendi tarafında kalır.
Bu veri nereye tıklandığını, hangi bölgenin hiç tıklanmadığını ve tıklanmayı bekleyip de tıklanmayan öğeyi söyler. Niçin tıklanmadığını söylemez. Onun için yine birinin karşısına oturup izlemek gerekiyor, ki bizi baştaki beş kişiye geri götürür.